merhabalar,
öncelikle zaman ayırıp bloğumu ziyaret ettiğiniz için çok teşekkür ederim...
benim adım MELİS NAZ ÖZtAŞ 23.02.2007 tarihinde SELVİ ve GÖKHAN çiftinin biricik kızları olarak edirne selimiye devlet hastanesinde saat 10:40'da 3040gr,50 cm boyunda annemin çok sevdiği dr.BERNA CEYLAN YALNIZ'ın değerli katkılarıyla öncelikle annem ve babamın sonra diğer aile fertlerimin 6 yıllık bir bekleyişinden sonra dünyaya geldim...
annemin dediğine göre dünyaya gözlerimi masmavi ve asık bir suratla asmışım,her
Bu hikaye,isimleri Herbiri, Birisi, Herhangibiri, Hiçbirisi olan dört kişinin hikayesidir. Yapılması gereken çok önemli bir iş vardı. Ve her birinden onu yapması istendi. Her biri bunu birisinin yapacağından emindi. Herhangibiri bunu yapabilirdi. Ama Hiçbiri bunu yapmadı. Birisi Buna çok kızdı. Çünkü her birinin göreviydi. her biri bunu birisinin yapacağını zannediyordu ama Hiçbiri bu işi her birinin yapamayacağını düşünemedi ve sonunda Birisinin yapabileceği işi Hiçbiri yapmayınca her biri Birini suçladı.
bu hikayeyi bir yerde okudum ve çok hoşuma gitti hemen paylaşmak istedim....
Huriye, Nuriye ve Düriye 75-80 yaslarinda, çok eski üç arkadastir. Birgün Huriye Nuriye ye telefon eder ve Düriye ye gitmeye karar verirler ve giderler. Biraz muhabbetten sonra Düriye kahve yapar ve içerler. Biraz sonra Düriye yine: Ay kusura bakmayin unuttum, birer kahve yapayim da içelim der. Huriye ve Nuriye birsey demezler ve içerler. Aradan biraz zaman geçer. Düriye yine : Size bir kahve bile yapmadim hemen yapayimda içelim der ve yapar getirir. Bizimkilerde yine itiraz yok. Aksama dogru Huriye ve Nuriye kalkarlar, yola düserler. Yolda bastonlari ile yavas yavas yürürken aralarinda su konusma geçer;
Huriye: Kiz Nuriye, gördün mü Düriye yi..!!! Ne kadar pinti olmus Bize bir kahve bile ikram etmedi Nuriye: Kiizzz Düriye yi ne zaman gördün??
Adamın biri yolda bir çocuk görmüş. Adını sormuş. Çocuk tam adını
söylicekken Dur Dur demiş adam. Ben tahmin edeyim senin adını. Sen
sadece baş harfini söyle. Çocuk "Y" demiş. Adam başlamış saymaya. -Yunus -Hayır -Yakup -Hayır -Yusuf -Hayır ... Adam sinirlenmiş. Başlamış kız isimlerini saymaya. -Yeliz -Hayır -Yeşim -Hayır ... En sonunda kızan adam. -Ne ulan senin ismin! demiş. Sonra çocuk. -Yamazan
MÜŞTERİ VAKASI Bir müşteri ISPlerden birinin HELPDESK ini arar. Yardımcı olmak isteyen operator işletim sistemini sorar. Müsteri;
-"Windows 98 Türkçe" der
Bunun üzerine operator,
-"Peki beyfendi, lütfen BİLGİSAYARIM 'a tıklayın" der.
Bunun üzerine gelen cevap,
-"Bilgisayarım neresine tıklayayım!" olur
Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez
kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır.
Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız,
telefonu icat eden, A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu
icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon
çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını
bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo"
diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye
başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları
uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki
heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi. Allessandra Lolita Oswaldo,
geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen
sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya
başlayınca Graham Bell'i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı
Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından
ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya
başlamıştı. Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o,
telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu
"Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O günlerde hemen herkes
telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in anısına saygı
olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte
o günlerden günümüze uzanmaktadır.
Annemi ziyaretçiler dizisinden biri zannederdim. uzaydan gelen bi
visitors annemi öldürmüş ve yerine geçmiş diye suratından maskesini
çıkarmaya çalışıp annemin suratını yolardım.
Zeki Müren'i zekim üren sanırdım..ne demekse....
Pırasayı soğanın abisi sanırdım Andımızın 'yurdumu milletimi özümden
çok sevmektir' bölümünü üzümden çok sevmektir sanırdım, kafa
patlatırdım işin mantığına Anıtkabir'i bir baskan mezarlari serisinin
ilk üyesi sanir ve Kenan Evren'in anitka-iki'ye gömülecegine inanirdim
ayrıca bir "kültabisi"nin var olduguna da inandim hep içten içe.
Lar diye bi deniz var sanırdım..
"Korkma sonmez bu Tafak larda yuzen alsancak" dan kaynaklı..
dolayısıyla bu mısraları toyle yorumlardım Lar'da yüzen bir
alsancağın, Şafağın sönmesi konusunda endişe etmemesi gerekir.
Otobüslerdeki "tehlike anında kolu el ele çeviriniz" (ki bööle bile
yazmıyo) yazısını her gördüğümde otobüsteki herkesin elele tutuşup, ve
birinin lider olup kolu onun çevirmesi gerektiğini sanırdım.
Birde heralde kapıya gelindiğinde mutlaka zile basılmasını gerektiğini
sanıyodum ki,boyum yetişmediğinden duvara parmağımı basıp "zelllll"
diye bağırırdım filmlerde kızılderililere yerli dendiği için onları
türk sanırdım bi keresinde, 3-4 yaşlarındayken, mutfaga girmiştim ve
ömrümde ilk defa kadayıfla karşılaşmıştım: annem kadayıf yapmıştı ve
ben de kadayıfı babam zannettim çünkü babam kıllı bir insandı ve
annemin babamı öldürdüğünü sonrada yemek yaptığını düşünmüştüm, babamın
piştikten sonra kıllarının o hale geldiğini zannedip babam eve gelene
kadar mutfakta oturup ağlamıstım, annemin cok kızdığını hatırlıyorum.
Televizyondaki spikerlerin de bizi gördüğünü sanırdım, bunu anlamak
ve açıklığa kavuşturmak için birgün koltuğun arkasına saklandım,
planım spikeri punduna getirip beni aradığını ve kafasını oynattığını
yakalamaktı ama nereye saklanırsam saklanayım, ne kadar gizlice kafamı
dışarı çıkartıp televizyona bakarsam bakayım spiker hep beni görüyor, gozumun içine
bakıyordu. Sonra babama sordum, öğrendim.
İn cin top oynuyo dediklerinde de, incin adında (ayse fatma gibi)
bi kızın top oynadıgını sanırdım. bi türlü anlayamazdım. eee top
oynuyo da nooluyo ben de oynuyorum derdim kendi kendime Taksim'deki
kat otoparkını, katoto isimli bi japon devlet büyüğü adına yapılmış
"katoto parkı" sanırdım, hep oraya gidip oynamak isterdim Bezirgan
başı adlı oyunu hep vezirgen başı diye idrak ederdim...
Son zamanlara kadar da öyle sanıyo idim..ulan bi kerede
sormamışım kendime şu zamana kadar nedir ki bu vezirgen başı, bi
manası var mı acaba diye..
Futbol maçlarında, hakem sarı veya kırmızı kart gosterdiğinde,
birisinin futbolcuya kart gönderdiğini ve herkesin merak içinde
hakemin etrafına toplaşıp, kartı okumasını beklediğini sanırdım
Uzun yıllar önce Çin’de Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin de kişiliği tamamen farklıdır. Bu da onların sık sık kavga edip, tartışmalarına yol açar.
Bu, Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır. Bir kaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev, onun ve annesi ile karisi arasında kalan eşi için de cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kız doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ekstre hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kıza kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.
Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekleri yapıyor. Kaynanasının tabağına azar azar zehri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayın validesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Genç kız kendisini ağır bir yük altında hissetti.
Yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı;
"Sevgili Li-Li , sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayın valideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça o da dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı. Böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz." dedi.
Kıssadan Hisse:
Eski bir Çin atasözü şöyle der ;
Gül veren elde gül kokusu kalır.
Sevilen insan, sevgisini insanlara veren insandır.
Bir gece, küçük bir yolcu jeti Seattle'dan Vancouver'a sadece dört yolcu ile uçuş yapmaktaymış: Bill Gates, Michael Jordan, Dalai Lama ve bir kolej öğrencisi.
Birden bir patlama olmuş ve uçağın içi dumanla dolmuş. Kokpit kapısı açılmış, pilot dışarı fırlamış ve yolculara, "Kötü haber. Yere çakılacağız ve sadece dört tane paraşütümüz var." demiş.
Bununla birlikte hemen bir paraşüt kapıp uçağın kapısını açmış ve aşağı atlamış.
Michael Jordan ayağa fırlamış.
"Beyler" diye söze başlamış, "Ben dünyanın en iyi sporcusuyum. Ve de dünyanın muhteşem atletlere ihtiyacı var. Bu yüzden, paraşütlerden birini ben alıyorum."
Bununla birlikte bir paraşüt alıp aşağı atmış kendini.
Bill Gates ayağa kalkmış ve,
"Beyler! Ben dünyanın en zeki adamıyım ve dünyanın zeki adamlara ihtiyacı var. Bu yüzden paraşütlerden birini ben alıyorum."
Bununla birlikte bir paraşüt de o almış ve engin gökyüzüne bırakıvermiş kendini.
Dalai Lama yanında oturan genç delikanlıya şefkatli bir ifadeyle bakmış,
"Evlat," demiş, "Ben uzun ve tatmin edici bir hayat yaşadım. Ama, senin önünde uzun ve verimli bir hayat var evladım. Sen paraşütü al, ben uçakla aşağı gideceğim."
Bunun üzerine kolej öğrencisi sadece gülümsemiş ve,
"Buna gerek yok dostum.
Dünyanın en zeki adamı benim sırt çantamı alıp, aşağı atladı."
Üç kadın ellerinde sepetleriyle pazardan dönüyorlardı. Dinlenmek için yolun kenarındaki kanepeye oturdular. Çocukları hakkında sohbet etmeye başladılar. Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli olduğunu, ellerinin üzerinde dakikalarca yürüyebileceğini söyledi. İkinci kadın; Bülbül sesli oğlunun şarkılarına herkesin bayıldığını anlattı. Üçüncü kadın onları dinlemekle yetindi.
Niçin konuşmadığını sorduklarında: - Benimkinin anlatılacak bir marifeti yok, dedi. Bu konuşmalara kulak misafiri olan bir ihtiyar, kadınların peşinden yürüdü. Sokağın başında kadınlar sepetlerini yere bırakıp yorulan kollarını, ağrıyan bellerini ovuşturmaya başladılar. Onları gören çocukları koşarak geldiler. Birinci kadının oğlu perendeler atarak ellerinin üzerinde yürüyordu. İkinci kadının oğlu bir taşın üzerine oturup annesinin sevdiği şarkılardan birini söylemeye başladı. Diğer kadınlar onu coşkuyla alkışladılar. Üçüncü kadının oğlu ise; - Sana yardım edeyim anneciğim, diyerek sepetin kulpuna yapıştı. Kadınlar oradan geçmekte olan yaşlı adama, çocuklarının marifetini nasıl bulduğunu sordular. - Ben marifetli bir çocuk gördüm, dedi ihtiyar. 0 da annesine yardıma koşan şu çocuk, 0, Peygamber Efendimizin şu hadis-i şerifine uygun davrandı: